Başına Türk Kadar Taş Düşmüşler


BAŞINA TÜRK KADAR TAŞ DÜŞMÜŞLER |

2013 yılı bütçe görüşmeleri, 10 günlük bir süreç sonunda, sunulan bütçenin meclis tarafından kabul edilmesiyle bitti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, büyüklüğünün ve seviyesinin anlaşılmasında, sadece bu 10 günlük süreç içinde yaşanan kavga, dövüş, küfür, hakaret, itiş, kakış olaylarını görmek yeterli olsa gerek.
2013 yılının merkezi bütçesi görüşüldü sözde...
2011 yılı Genel Uygunluk Bildirimi dışında Sayıştay’ın, Meclis’e sunması zorunlu Dış Denetim Genel Değerlendirme Raporu, Faaliyet Genel Değerlendirme Raporu ve Mali İstatistikleri Değerlendirme Raporu meclise gelmedi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütçesini, sözde Türk milletinin millî meclisi ‘Amerikan doları’ bazında değerlerle tartıştı. Hükümet, bir yandan ‘cumhuriyetle hesaplaşmıyoruz’ dedi; diğer yandan meclise arz ettiği hesapların hepsini cumhuriyetin kuruluş dönemiyle, kendi dönemlerini ölçerek yaptı.
Bu arada; -çok renk vermemek için olacak- büyüme oranlarını 1938 sonrası dönemle kıyaslamayı tercih ettiler. 3,2 olan kendi büyüme hızlarını, Atatürk’ün başımızdan eksik olmadığı dönemin 7,8 olan büyüme oranıyla karşılaştıracak değillerdi sonuçta... Nasılsa gelecek yıl da Sayıştay raporları gelmeyeceği için ve bütçe görüşmelerini yürüten meclis üyeleri iktisatla, milletin rızkıyla, hatta milletin ‘lirasıyla’ ilgisiz olduğu için, milletin servetleri hakkında millî olmaktan uzak meclisin ne planlar yaptığı önemsizdir.
Geçen yıl ne olduysa gelecek yıl da aynısı olacaktır.
On günlük ‘hır-gür’ün adından, konuşmaktan çok yorulmuş olacaklar ki; kendilerine 12 günlük bir tatil vererek dağıldılar. Bütçeyi görüşürken, TBMM televizyonunun yayında olduğu anlarda, birbirlerine demediğini bırakmayan, küfürleşen, dövüşen, adı belli olmayan milletin vekilleri, tatil haberini aldıktan sonra el sıkıştı, gülüştü, birbirinin sırtını sıvazladı, ikrâmlaştı, yedi, içti; memleketlerinin yolunu tuttu. Memleketlerinin yönleri farklı olsa da sonuçta aynı geminin tayfası, aynı yolun yolcuları onlar...
Bütçeden, yüzdeden, GSYH’den, hatta açın halinden anlamayan kimseler oldukları için, bütçe hakkında söz söylemek adına kürsüye çıkıp, her biri kendi sazını çaldı; hepsi siyasi davasını anlattı. Nasılsa bütçe planlarını hazırlayıp önlerine koyan, kendi bildiği dolar hesabından o işlere bakan var...
Bütçenin kabul edilmesinden sonra Tayyip Erdoğan bir teşekkür konuşması yaptı.;
MHP adına son sözü Mehmet ŞANDIR söyledi.
Bir yıllık bütçe planına karşı çıkmalarına rağmen etkileri olmadı ama son sözlerini bin yıllık tekerlemeleri tekerlemeye ayırdı.
CHP de bildiğimiz CHP işte. Kendi konuştu kendi dinledi.
Türklerin hakkını-hukukunu konuşan olmadı yine. Türk kelimesinden itinayla kaçınıldı her
zaman olduğu gibi. Dostlar alışverişte görsün diyen de kardeşlik falan dedi. AKP adına konuşanlar, Türkiye’yi kucak kucak kucakladı. MHP adına konuşanlar aman ayırmayın dedi. Hatta BDP adına son sözü söyleyen grup başkan vekili bile aynı şeyleri söyledi.
Buraya kadar, 10 günlük bir süreci yüzeysel olarak anlatmaya çalıştım. Bu süreç, önümüzdeki yılın gündem maddelerinin belirlendiği, üzerine işaretler konulduğu süreçtir.
Milletimiz, birkaç liralık meselelerden yakasını kurtaramaz hale getirilmiş ve kendisine asgari ücretli hesaplar dışında gündemler yasaklanmış olduğu için, Amerikan doları cinsinden ve ‘milyarlı’ cümlelerin kurulduğu süreci takip etmesi hoş karşılanmaz. Bu işler olup-biterken sayısız dizilerden seçme özgürlüğü tanınır. Türkiye’de seçme özgürlüğünün ve ileri demokrasinin tarifi, ancak diziler ve kanallar üzerinden yapılabilir zaten...
Biraz da bu on günlük süreçte, Türkçüleri ilgilendiren önemli noktaları hatırlatmak gerekiyor:
Bütçe görüşmeleri sırasında, bütçe hariç her şeyin konuşulduğunu daha önce belirtmiştik. İşte bu ‘çingene çalar; kürt oynar’ anlarından birinde, ikisi de Kürt olan ama farklı partilerde at koşturan iki vekil arasında, kendilerine çok yakışan küfür-kıyamet bir tartışma geçti. Bu iki kürdün, birbirlerini ‘ırkçılıkla’ suçladıktan sonra karşılıklı bardak fırlatma, küfür ve hücum anları, görsel açıdan hiçbir diziyle kıyaslanamazdı. AKP’li Mehmet Metiner, BDP’li Sırrı Sakık arasında ‘en iyi Kürt’ olma yarışı, maalesef ve maateessüf, TBMM kürsüsünde ve sıralarında geçmiştir.
Adıyamanlı bir Kürt ve eski Hadep genel başkan yardımcısı ve Nurcu Mehmet Metiner, yürüttükleri siyasetin, şerefsiz başı Abdullah Öcalan’ın da onayladığı siyaset olduğunu; hatta o şerefsiz başının da Ergenekon davasına nasıl sahip çıktığını, yine o köpekçi başından alıntılar yaparak anlatmıştır. Sırrı Sakık ve BDPlileri, şerefsiz başının siyasetini gütmemekle itham etmiştir.
İbretlik manzara... Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde ve sıralarında, namusu ve şerefi üzerine millete bağlılık yemini etmiş iki Kürt, namussuz ve şerefsiz bir terörist başının siyasetine sadık olmamakla birbirlerini itham edip, tekme-tokat kavga ediyorlar... İleri demokrasi böyle bir şey olsa gerek. İki Kürt vekilin, birbirlerini bardaklama özgürlüğü...
Mehmet Metiner; geçmişte Recep Tayyip Erdoğan ve eski Fazilet Partisi genel başkanı Recai Kutan’ın danışmanlığını da yapmış bir Kürt olduğu için, o sahnede dövüşmesi gereken kişi Sırrı Sakık olmamalıydı. Eski Refah Partisi MYK üyesi ve Metiner’in Hadep’inde parti meclisi üyesi BDP’li Altan Tan, daha denk bir rakip olurdu.
Geçelim...
Tam bu tartışmaların kızıştığı günlerde, gündem değiştirmek ve içinden çıkamadığı meseleleri ağlayarak ifade etmekle meşhur Bülent Arınç en önemli hareketini yaptı. Dikkatler ona ve uydurduğu tartışmaya yönelmişken, değil usulsüz bütçe tasarısı, bayrağın renginin değişikliği bile görüşülebilirdi.
Kısaca özetleyelim;
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, TOBB tarafından düzenlenen ‘Yeni Yüzyılda Medya ve İletişim Arama Konferansı’na katılmak üzere Bolu’da bulunduğu sırada, Kanaltürk Ankara Temsilcisi Faruk Mercan’ın sunduğu ‘Ankara’nın Nabzı’ programında şunları söyledi:
Size üç arkadaştan bahsedeyim; üç kişi Anadolu’dan gelmişler, birisinin adı Durmuş, birisinin adı Yakup, birisinin adı Abdullah. Tapu Kadastro Meslek Lisesi’nde arkadaşlık yapıyorlar. Lise Ankara’da, Maltepe’de, Demirtepe tarafında bir yerde. Okulun karşısında da yurt var. Anadolu’dan gelen bu öğrenciler bu yurtta bir aradalar. Üçü namaz kılıyorlar, üçü de inançlı insanlar. Çok iyi arkadaşlıkları var, Maltepe Camisi’ne gidiyorlar, ders çalışıyorlar. Hepsi Anadolu’dan gelmiş, ailesinden bu eğitimi almış veya bu gelenekleri yaşatan insanlar. Sonra yıllar geçiyor; bunlardan birisi yurt dışında tahsil yapan, Hukuk’ta okurken benim de bir yıl arkadaşlığımı yapan Durmuş Yılmaz olarak Türkiye’de Merkez Bankası Başkanı oluyor. Uşaklı Durmuş Yılmaz, o üç arkadaştan birisi. İkincisi Yakup İnce, Konya’dan yetişmiş bir mühendis, 30 yıldır Medine-i Münevvere’de mühendis olarak çalışıyor. Üçüncüsü de Abdullah, Abdullah Öcalan. Tapu Kadastro Meslek Lisesi’nin öğrenci yurdunda, birbirlerini çok seven, namazı beraber kılan, orucu beraber tutan, iftarlara, sahurlara beraber kalkan bu insanların hayatları hangi noktada kesişmiş, hangi noktada ayrılmış. Türkiye’nin son 50-100 yılını bu tablonun içinde görebilirsiniz.”
Bundan sonra da Hrant Dink’in karısının sözlerini hatırlatıyor: ‘Bir çocuktan, bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamamız gerekiyor’.
Söylenebilecek çok şey var ama Türkçü ahlâkın izin verdiği ölçülerde, başbakan yardımcısına birkaç şey de biz hatırlatacağız. O unutmadığı ve hafızasını fazlaca meşgul eden şeylerin arasına bunları da eklesin:
Abdullah Öcalan Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ndeki görevinden 1971 yılı Kasım ayında ayrıldı. Ayrılma nedenini de Genel Müdürlük’e ‘yüksek öğretime devam etmek’ olarak bildirmişti. Amacı, gerçekten de yüksek öğrenim yapmak, bu arada zaman kazanmak ve örgütlenme çalışmalarına zaman ayırmaktı. Hem askerliğini erteletecek hem de yıkmaya çalıştığı devletten burs alacaktı.
1971 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Şanlıurfa Halfeti ilçesi Askerlik Şubesi’ne İstanbul Hukuk Fakültesi’nden 2 Ağustos1971 tarihinde öğrenci olduğunu bildiren yazıyı gönderince rahatladı. Aynı yıl, yatay geçişle Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi.
Burs almak için yüksek öğretimin birinci sınıfında 21 yaşını geçmemek gerekiyordu. Fakat devletin nedense görmezden geldiği vatansız başı, burs başladığında 22 yaşındaydı. Burs alan öğrencinin, sonradan yönetmelik gereğince hiçbir öğrenci eylemine karışmaması gerekiyordu.
1 Aralık 1971 günü burs bağlanan Öcalan 17 Şubat 1972 günü ‘taahhütname’ imzalamıştı.
7 Nisan günü de gözaltına alındı. Cezaevinden çıktı, yine bursu aldı. Burs hiç aksatılmadan 1.11.1971 gününden 1.11.1974 gününe kadar ödendi.
Abdullah Öcalan’ın öğrencilikle ilişkisinin kesilmesi için 1984 yılına kadar beklendi. SBF Yönetim Kurulu 3.11.1984 günü 84/82 Sayılı kararı ile Öcalan’ın öğrencilikle ilişkisinin kesilmesine karar verdi. Gerekçe: ‘Yasal süre içinde mezun olma olasılığının bulunmaması’ olarak belirtildi. Ne imzaladığı taahhütmane dikkate alındı ne de silahsız askerleri kurşuna dizdiren bir vatan haini oluşu. Başbakan yardımcısı, o masum çocuk dediği şerefsiz ve vatansızla ilgili, bu noktaları da hafızasına kaydetsin. Bu memlekette, halâ susuz köylerde ve okulsuz büyüyen ama şerefli kalmaktan taviz vermeyen Türk çocukları var. Bülent Arınç’ın o programdaki acayip söylemleri bu kadarla kalmadı. O gün, gündemi değiştiresi gelmişti belli ki…
Şöyle devam etti:
Ben bir BDP’li kadın milletvekiline çok kızıyordum, çok beddua ediyordum. Halen milletvekili bu insan ama onunla ilgili bir hatırayı dinledim, şimdi artık kızmıyorum. Çünkü 17 yaşındaki bir genç kızken Diyarbakır Cezaevi’nde o kadar ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki o kadar kendisini zorlamışlar ki ben de aklıma gelse dağa çıkardım.
Yalan!
Bülent Arınç dağa çıkamaz. Adını anmadığı; fakat anılarını anlattığı kadın da çıkamadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, tıpkı Bülent Arınç gibi, milletin vergileriyle karnını doyuran, çocuklarını besleyen ve Türk milletinden gocuntusunu her fırsatta kusan bir milletvekilidir.
O kadının dağa çıkamadığı gibi Bülent Arınç da çıkamaz. Değil dağa çıkıp, memleketin şerefli evlatlarına tuzak kurmak, silah doğrultmak, kafa tutmak, milletvekili dokunulmazlığının arkasına saklanmadan, ordu gibi korumaların ve bütün Emniyet Genel Müdürlüğü’nün koruması olmadan sokağa bile çıkamaz. Daha önce karşılaştığımız örnekler ve bizzat yaşadıklarımız buna delildir.
Bahsi geçen kadın, BDP eşbaşkanı Gülten Kışanak’tır. Diyarbakır Cezaevi Müdürü Binbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın bir denetimi esnasında, herkes ayağa kalktığı sırada, kendisinin ayağa kalkmadığını; bu nedenle 6 ay boyunca sayın binbaşının köpeğinin kulübesinde 6 ay işkence gördüğünü söylüyor. Bülent Arınç’ın çok hislendiği hatıra budur.
Bu aralar çok meşhur bir empati meselesidir; aldı-yürüdü... Gülten Kışanak, kendisiyle empati kurulmasının şımarıklığıyla, Uludere’de öldürülen, kaçakçı mıdır, terörist midir belli olmayan malûm Kürtlerle de empati kurulmasını istiyor. Demokrasinin cılkı çıkana kadar sömürdüler; posası çıkınca ne olduğunu anladık. Şimdi de ‘empati’ icadının kanını emecekler belli ki...
Madem Bülent Arınç bu empati işinin duygulu kimsesidir. Ben de kendisinden -öyle sürü sürü değil- sadece iki kişi hakkında empati kurmasını bekliyorum:
1-Diyarbakır Cezaevi Müdürü Binbaşı Esat Oktay Yıldıran. Ekim 1988’de, İstanbul Kısıklı’da, bir belediye otobüsünde, kafasına üç kuruşun sıkılarak şehit edilmiştir.
2-Emekli Korgeneral Engin Alan. Kıbrıs Barış Harekâtından, şerefsiz başının ve yardımcısı Şemdin Sakık’ın yakalanmasına kadar, bu sayfalara sığmayacak şerefli görevler icra etmiştir. Tayyip Erdoğan’ın geç katıldığı bir törende, herkes ayağa kalktığı sırada ayağa kalkmamış; 2010 yılında hapse atılmış, 18 yıl hapis cezası almıştır.
Tanıdık geldi mi Bülent Arınç?
15 Ocak 2013 Kömen sayı:12

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yav Bırak!

ALEVİ |

VİRÜS-2