Kovun Bunları


KOVUN BUNLARI |

Tarihin hiçbir devrinde birleşik bir devlet teşkilatına ya da millet anlamında bir birliğe erişememiş Araplar; bu uğraştan umut kestikten sonra, tekrar umutlanmak için yüzyıllar boyunca Osmanlı idaresinde kalmaya ve bu idareden kurtulma yolunu ayaklarına getiren Yahudi bir İngiliz ajanına muhtaçtılar. Şerif Hüseyin başta olmak üzere; temelinde ihanet bulunan bu kalkışma hareketinin bütün liderleri, merkezi İstanbul’da bulunan Osmanlı devleti tarafından bizzat yetiştirilmiş ve isyan ettikleri bölgelere görevli olarak gönderilmiş memurlardır.

Şerif Hüseyin İstanbul doğumludur. Ayağındaki pantolondan memuriyet belgesine kadar hepsinde Osmanlı imzası ve hakkı vardır. Bir Arap olan Aziz El Masri, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Ordusu’nda görevli bir subaydı. Ayrıca Enver Paşa’nın Harp Okulu’ndan sınıf arkadaşıdır. Arap isyanının çıkmasıyla birlikte ordudan kaçarak isyancılara katılmış, Mısır’da Genel Kurmay Başkanlığı’na kadar yükselmiştir. Arapların ihaneti incelenmeye kalkıldığında, dünyada yükselen milliyetçilik akımlarından etkilendikleri, özgürlük peşinde oldukları gibi palavraları sosyolojinin tahlili gibi ileri sürenler çıkabilir; lakin isyana liderlik edenlerin kim olduğu incelendiğinde daha kesin bir sonuca varılır. Arap isyanının liderleri, özgürlük peşinde olsalar, derme çatma ülkelerini İngiliz ve Fransızlar pay ederken de Türklere karşı gösterdikleri vahşiliklere başvururlardı.

SIĞINTI KİNİ

Onları isyana sevk eden his ne milliyetçilik ne de özgürlük sevdasıdır. Basbayağı, sığıntı psikolojisidir. Araplık şuurunu asla terk etmemelerine rağmen, kendilerinin olmayan bir şehirde sığıntı olarak doğmuş, sığıntı olarak o ülkenin ordusunda ve memuriyetinde çalışmış ve bu sığıntılık kendilerinde minnet borcu değil; sadece kıskançlık ve nankörlük hissini beslemiştir. Buldukları ilk fırsatta, sonunu hiç düşünmeden bu kıskançlık hissini açığa vurmuş ve intikam duygularının kurbanı olmuşlardır. Sözde Arap Yarımadası’nı Osmanlı’dan kurtardıktan sonra İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire’de bir araya gelerek masa başında, el yordamıyla topraklarını parça parça etmiş, aslında Fransız ve İngiliz hakimiyet alanlarını belirlemiş, cetvelle çizdikleri uyduruk haritayı da bu uyduruk özgürlükçülerin eline tutuşturmuştur. Bundan sonrası Araplar için doluya tutulma dönemidir. Oradan buradan fırlayan çapulcu liderler, peşlerine birkaç kabile takıp ortaya atılmış; Araplar için her yeni atılış, hep yeni bir şamar olmuştur. Suriye için de durum bundan ibarettir. Başta belirtildiği gibi millet olma şuurundan mahrum bir topluluk olan Arapların, emperyalist subaylar tarafından uydurulmuş bu uydurma devletinde Osmanlı idaresinden sonra huzuru yeniden tattığı tek dönem, yine bir Osmanlı olan Edip Çiçekli adında bir subayın darbeyle iktidarı elinde tuttuğu -sadece- 5 yıllık dönemdir.

İKTİDARDA YİNE OSMANLI

Edip Çiçekli, Ankaralı Ali Çiçekli’nin Suriyeli bir kadından doğan oğludur ve 1949’da darbeyle iktidara gelmiş, 1954’te darbeyle indirilmiştir. Kaderin acı tecellisidir ki Edip Çiçekli, Suriye’deki milliyetçi akımların lideridir ve Suriye- Irak birliğine kesinlikle engel olmak için mücadele etmiştir. Fransız egemenliğine karşı sürdürülen milliyetçi mücadelenin liderliğini yapmış; fakat yine Fransızların yardımıyla güçlendirdiği ordusunu, ABD yardımına ve hakimiyetine direnmekte kullanmıştır. Edip Çiçekli’yi iktidardan indiren, Arapların son 50 yıllık umudu, BAAS hareketidir.

BAAS

BAAS, Arap dilinde yeniden diriliş anlamında bir kelime olup, vaad ettiği şeyler de ismiyle müsemmadır. Edip Çiçekli’nin iktidarı döneminde onun milliyetçi hareketine karşı hem Arap birliğini savunan hem de sosyalizm taraftarı bir acayip iddiayla ortaya atılmış; bütün Arap coğrafyasında destekçiler bulmuş, Arapların hareket uydurmaktaki garabetine baş örnek olabilecek, bizzat garabetin kendisi bir harekettir. İslam’dan başka birleştirici bir kuvvetle asla tanışmamış Araplara, bu garabet fikir Mişel Eflak adında Hristiyan bir Arap tarafından uydurulup aşılanmıştır. Kendisinden önceki ve sonraki uydurmacı Araplar gibi, Mişel Eflak da yaptığına pişman edilmiş bir şekilde, bir sömürgen ülkenin Paris adlı şehrinde ölmüştür. BAAS Partisi, bir dönem Suriye ve Mısır devletlerinin birleşmesine, bütün Arap coğrafyasındaki siyasi olaylara, Irak ve Suriye’de birçok devrimlere etki etmiş, bu coğrafyanın en etkili hareketi olmuştur. Neticede, Suriye ve Irak’ta iktidarı elinde tutan hareket, Hristiyan Mişel Eflak tarafından kurulan ve çerçevesi belirlenen BAAS hareketidir.

ESAD

BAAS partisinin Suriye’de iktidara gelmiş en etkin adamı Hafız Esad’dır. Çoğunluğu Sünni Müslüman olan bir topluma, Hristiyan bir ideolog tarafından uydurulmuş bir davayla, Nusayri bir asker olan Hafız Esad 1971 yılından, eceliyle öldüğü 2000 yılına kadar hükümet etmiştir. Sözde davası Arap birliği olmasına rağmen, sağlığında en çok Arap olmayanlarla iyi ilişkiler kurmuş; her cepheden emperyalist devletlerle iyi geçinmiştir. İran- Irak Savaşı’nda İran’a, Körfez Savaşı’nda Irak’a karşı, başını Amerika’nın çektiği Uluslararası koalisyon güçlerini desteklemiştir.1980 yılında Sovyetlerle 20 yıllık dostluk anlaşması imzalamıştır.1976’da Lübnan’a saldırdı. Altı yıl boyunca Lübnan’ı işgal altında tutmasına rağmen, 1982 yılında İsrail’in Lübnan’a saldırdığı anda eski mevzilerine geri çekilerek, Lübnan’ı İsrail’e bıraktı.

HAMA KATLİAMI

Lübnan’ı altı yıl boyunca işgal altında tutup, İsrail saldırdığı anda kaderine terk eden Hafız Esad; aynı yıl, Müslüman Kardeşler Cemiyeti (İhvan-ı Müslimin) tarafından isyana sevk edilen Hama kentine saldırdı. Başta mesele, Sünni halkın Nusayri iktidara başkaldırısıydı; fakat Sünni örgüt, 83 askerî öğrencinin öldürüldüğü topçu okulu baskını ve yüzlerce sivilin öldürüldüğü 3 bombalı saldırı yapınca olay iç savaşa dönüştü. Hafız Esad, Suriye ordusuna isyanı bastırma emri verdiği andan, isyanın bastırıldığı ana kadar Hama’da 35.000 kişi öldürüldü. Devreye herkesten önce Uluslararası Af Örgütü girdi ve ilk iddiası, katliamlarda kimyasal silah kullanıldığı oldu. Lakin ne uluslararası bir müdahale ne de Amerikan işi bir barış operasyonu yapılmadı; çünkü Hafız Esad, Araplara karşı her türlü emperyalistin en büyük adamıydı.

HALEPÇE KATLİAMI

Hama’da, BAAS Partili Hafız Esad tarafından yapılan katliamın, çok benzer bir tanesi de yine BAAS Partili olan, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin tarafından yapılmıştır. Esad’ın yaptığı Hama Katliamı’nın tam altı yıl sonrasında, 8 yıldır İran’la savaşan Saddam Hüseyin, %80’i Sünni Kürtlerle meskûn Halepçe şehrine, kimyasal silahlarla saldırmış, 5000 Kürt bu saldırıda ölmüştür.

HALEPÇE PALAVRASI

Halepçe katliamının tam anlamıyla nedeni ve nasıl olduğu asla ortaya çıkmamıştır. İran-Irak Savaşı’nın son yılında, İran ordusu Zafer-7 Harekâtı adlı genel bir taarruz başlatmış; Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği soytarıları da bu taarruza destek vermek amacıyla Halepçe’ye girmiştir. Kimyasal saldırının bahanesi budur. Lakin; 2004 yılında CIA’nın Ortadoğu’dan sorumlu eski yüksek araştırmacısı ve 1988-2000 yılları arasında Amerika Kara Harp Okulu öğretim üyeliği görevinde bulunmuş olan Prof. Stephen Pelletier tarafından söz konusu zehirli silahların İran’a ait olduğunu gösteren bir rapor açıklanmıştır. İşin bir diğer acayip tarafı, Halepçeli Kürtlerin, Talabani’ye ya da Barzani’ye bağlı olmayan İslamcı bir kürt hareketi yanlısı, silah gücü sıfır, fakir bir topluluk olmasıdır. Saddam Hüseyin, 2006 yılında Halepçe Katliamı’ndan yargılanırken, daha bu dosya açılmadan, alelacele Duceyl Katliamı davasından, insanlığa karşı suç işlediği palavrasıyla idam edilmiştir. Talabani ve Barzani’den ayrılan güçlerle kurulan, Kürtlerin GORAN adlı İslamcı hareketi liderlerinin ifadelerine göre, Halepçe olayından Talabani sorumludur ve olayı değerlendirirken aynen şöyle demiştir:
Keşke birkaç tane daha Halepçe olsaydı, işimiz daha kolay olurdu. Halepçe, Kürt meselesini uluslararası kamuoyunun gündemine taşıdı’ ...

GEÇELİM...

BAAS Partili Saddam Hüseyin’e İran’la savaşı esnasında kimyasal silah sağlayan ABD’dir. Halepçe dosyası açılmadan idam edilmesini sağlayan da ABD’dir. Halepçe Katliamını kullanarak, dünyada Kürt yaygarası kopartan Talabani; saldırıyı yaptığı iddia edilen Kimyasal Ali’yle halay çeken ve Saddam’dan sonra onun tahtına oturan Kürttür.Şerif Hüseyin’i Osmanlı’ya karşı ayaklandıran Yahudi bir İngiliz ajanı, onun dönemini bitiren yeni fikrin sahibi Hristiyan bir Arap’tır.
BAAS Hareketinin çıkış noktası, sözde Arap birliği fikridir; fakat aynı partili Arap liderler bile birbirlerine karşı emperyalistleri desteklemiştir. Bu liderlerden Hafız Esad, 35.000 insanı katlettiği halde kimse müdahale etme gereği duymamış; fakat aynı partili Saddam Hüseyin, 5.000 kişinin öldürüldüğü benzer bir saldırı bahane edilerek devrilmiş; yine de sadece 148 kişinin öldürülmesiyle ilgili yargılanıp, idam edilmiştir.

ŞİMDİ OLAN NEDİR?

Saddam’ın kendilerine saldırdığını iddia ve bahane ederek Türkiye’ye sığınan Kürtler, Mardin’deki mülteci kamplarında önlerine çıkan her gazeteciye Türkiye’yi ve Türkiye’nin kendilerine sağladığı şartları kötülemiş; yemek yedikleri kaba tükürerek iade etmişlerdir. Türkiye’de yiyip, içip, semirip, Kuzey Irak’a geri dönmüşler; Mahmur adında bir şehir kurmuşlar ve PKK’nın en büyük desteğini sağlamışlardır. Bu, en başta bahsettiğimiz sığıntılıktan ileri gelen, hınç dürtüsü, kıskançlık ve eziklik hissiyatıdır. Emperyalistler; asla gizli olmayan, açık ve net bir oyunu, kokuşmuş ve eskimiş olmasına rağmen yine sahneye koymakta, bu oyunun şarlatanları ve maymunları yine yaldızlı söylemler ve ışıltılı yalanlarla, kutsal değerlerin ırzına geçerek görevlerini icra etmektedir. Suriye’den kaçtığını iddia eden; Türkiye’nin imkânlarıyla gününü gün edenlerin, zaman zaman ortaya çıkan taşkınlık ve nankörlükleri, geçmişte olduğu gibi gelecekte karşımıza dikilecek hınçlı sığıntıları beslediğimizin açık ve net işaretidir. Bu nankörler ve hainler sürüsü için ziyan edilen milli servet; talan edilen milli kaynaklar, bize ihanet, arkadan vurma, hınç, nefret ve öfke olarak geri dönecektir. Vergilendirilmiş kazancın kutsallığının tecavüze uğradığı nokta budur.

LAFIN TAMAMI APTALA ANLATILIR...

Necdet Sevinç’in ‘Bizim Anadolu’ da yazdığı yılları görmek bize nasip olmadı fakat, yazılarının bir kısmını topladığı ‘Yazarını Kurşunlatan Yazılar’ adlı eserinde çok kısa bir olaydan bahsedilir. Bingöl’de hamile eşini doktora yetiştirmeye çalışırken çığ altında kalan bir adam ve doğmamış çocukla anne-babasının günler sonra ölü halde bulunması... Cennet-mekân Necdet Beğ bu durumu akla-mantığa vurur ama sığdıramaz. Yetmişli yılların Türkiye’sidir ama yine de sorar; ‘Kaçıncı yüzyıldayız kardeşim?’
İçinde bulunduğumuz 2012 yılının ilk ayında, Muş’ta hamile eşini doktora yetiştirmeye çalışan bir koca, hamile eşi ve doğmamış bir çocuk soğuktan donarak öldü. Köylüler, bir hafta süren aramalar sonucunda ailenin donmuş cesetlerine ulaşıldı.
Ayrıca; Hatay’daki mülteci kampına gelen Angelina Jolie, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir kamp, böyle bir mülteci lüksü görmediğini söyledi. Ayrıca; hükümet bütçe planını tutturamadığı için yeni zam dalgası salladı ama mülteciler zaten bir şey harcamadıkları için bu zamlardan muaf tutuldu.
Ne demişti şair;
Vatansız kalanlar sana sığındı,
Esiri misafir gibi besledin;
Kalbine merhamet; kinden yakındı.
Bu düşman, bu dinsiz, nankör demedin!
Esir silahlandı, dilenci doydu,
Hainler ordusu birden üredi
Baktığın hastalar gözünü oydu,
Ettiğin iyilikten yılan türedi!
Kimse görmemişken senden kötülük,
Kötülük etmeyen kimse kalmadı.
Fırsatı buldun mu? Kaçırma ey Türk!..
Siyaset ilminin fırsattır adı...
Bizim ömrümüzün yıl bakımından henüz bir şey ifade etmediği açıktır fakat bizim için yine de merak konusudur; Necdet Beğ kaçıncı yüzyılda yaşadığımızı bulabilmiş midir?
Ya bizim dağlarımızda hiçbir çocuk annesinin karnında ve babasının yanında donarak ölmesin artık ya da kovun bu piçleri!
15 Ekim 2012

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALEVİ |

Yav Bırak!

ATEŞKEŞ |