AJAN |



Çocukluk yıllarım boyunca hep istihbarat kitapları okudum.
Önceleri, bu konuya meraklı olduğumu sanıyordum. Çok sonra fark ettim ki mesele benim merakım değil; en ucuz kitaplar bunlar…
Şunun sırrı, bunun deşifresi, en büyük devletlerin en gizli örgütlerinin ifşası ve sair kitaplar, rengarenk ve üç kuruş.
Bu konuda okuduğum kitaplarda en fazla ilgimi çekenler, ülkemizin işgal yıllarında kurulan ve kurtuluşa hizmet eden örgütlere dair olanlardı. Çocukluk heyecanlarının da etkisiyle, Karakol teşkilatıyla yatıp Mim Mim örgütüyle kalkıyordum. İnternetin ve yüzlerce televizyon kanalının henüz gündelik hayata dahil olmadığı dönemlerdi ve hayal dünyamın süper kahramanları hayali değildi.
Kara Vasıf’a imrenen, Yahya Kaptan’a özenen, Hüsamettin Ertürk’e gıpta eden bir çocuktum.
Hayal dünyamın yanılmaz ve yenilmez kahramanları, işgal İstanbul’unda miting organize ediyor, halkı işgalcilere karşı örgütlüyor, düşmanla iş birliği edenleri fişliyor, düşman cephaneliklerini soyup Anadolu’ya binbir macerayla silah kaçırıyordu. İşler bir noktada sarpa sarıyor; binbir emekle ve fedakârlıkla rayına oturtuluyordu. Milli meclise katılmak için fırsat arayanlar bu direnişçilere geliyor, telgraf, posta işleri bunlardan geçiyor, ellerinden geleni artlarına koymuyor, gündüz oturmuyor, gece uyumuyorlardı.
Yine de bir noktada işler hep ters gidiyor.
Nasıl oluyorsa, bu fedailer bir şekilde siyasete çarpıyor, düşman ilan ediliyor.
Karakol teşkilatını Atatürk feshediyor.
Mim Mim Grubu’nun üyeleri istiklal madalyasıyla ödüllendiriliyor fakat cumhuriyetle aynı yıl, grup feshediliyor.
Kara Kemal, İstiklal Mahkemesi’nde gıyaben idama mahkûm oluyor; saklandığı evde çatışarak ölüyor.
Kara Vasıf, İstiklal Mahkemesi’nde Atatürk’e suikast planlayanlarla yargılanıp aklanıyor.
Yahya Kaptan, Nutuk’ta en çok bahsi geçen fedai olarak saygıyla anılıyor ama ondan da birçok kimse eşkıya, haydut diye bahsediyor.
Kuşçubaşı Eşref de bu örgütlerden geçmiş ama bir de bakıyorum ki Yunan tarafında…
Kardeşi ve yandaşları Ege kıyılarımıza çıkar çıkmaz halk tarafından linç ediliyor.
Çocukluk çağlarımızın yenilmez ve yanılmaz fedaileri, cansız heykeller gibi peş peşe yıkılıyor.
Düşmanın ve dostun besbelli olduğu günlerde kader birliği ederek elini taşın altına koyan fedakâr savaşçılar, siyaset günlerinin puslu havasında bir bir düşüyor.
Kara Vasıf’ı Sultanahmet Mitingi’nde İngiliz işgal ordularının gözü önünde okuduğu şiiriyle hatırlamayı tercih ediyorum:
Ye’sini duyarak biz bu diyarın,
Siyaha boyadık sancağımızı.
Tüm bu karanlıkları yırtarak yarın,
Atiye doğacak Türk’ün yıldızı
’…
Siyasetten, bir kere de bu vesileyle tiksiniyorum.
Osmanlı Devleti’nin, düzenli istihbarat teşkilatları da her şeyde olduğu gibi geç dönemine denk gelmiş. Yine çocukluğumun kahramanları, Köse Kadı, Uçtaki Adam gibi romanlarda zekayla, istihbarat ve karşı istihbarat gibi becerilerle düşmanları perişan ediyordu ama gerçek dünyada, imparatorluğa yakışır, derli toplu teşkilatlarımız çok geç kalmıştı.
Teşkilat-ı Mahsusa, onun ardından Karakol Teşkilatı, onun peşine Mim Mim Grubu kurulmuş; bunların peş peşe kurulmasından daha hızlı şekilde felaketlerimiz yetişmiş. 1923’te Mim Mim Grubu da kapatılmış. 1926’da, bugünkü MİT’in temeli atılmış. MAH ve sonraki adıyla MEH kurulmuş. Aradaki 3 yılda ne olmuş; bilmiyorum…
İstiklal mücadelemizden Hiram Abas cinayetine kadar olan döneme dair ilgimi çeken bir macera görmedim.
Benim ilkokula başladığım günlerde, MİT’in eski reislerinden biri, belediye işçisi kıyafetli birileri tarafından taranarak öldürülmüş. Bu eski MİT reisi, o günlerde ABD’nin bir silah şirketine çalışıyormuş. Yahudi ismini, Mason olan dedesi koymuş vs…
Gençlik yıllarımda okuduğum Mehmet Eymür kitaplarından, bol palavralı televizyon dizilerine, uyduruk sanatçısı Nişantaşı komünisti yazar bozuntularının laf salatalarına…
Milli istihbaratçı Hiram Abas’ı, başka bir milli istihbaratçı Tarık Ümit öldürmüş. Onu da başka milli istihbaratçılar, Abdullah Çatlı ve ekibine teslim etmiş. Bunlar da önce işkence etmiş; sonra betona gömmüş vs…
Arada bir de Dev-Sol çıkıp bir şeyleri üstleniyor.
Bitmeyen bir laf kalabalığı, sonu gelmeyen bilgi kirliliği…
Ortaokula başladığım yıl da buna benzer bir kargaşa çıktı.
Susurluk’ta bir kamyon, bir otomobili biçmiş. Hem kürt aşiret reisi, hem milletvekili diye bilinen bir herifin sağ çıktığı otomobilinde, bir tane ‘metres’ sıfatlı kadın ve Abdullah Çatlı öldü.
Televizyonlar, gazeteler, siyasetçiler, iş adamları; kim dahil olmadı ki…
Alelade vatandaşlar bile her akşam aynı saatte ışıkları yakıp söndürerek isyanını belli ediyor, camlardan sarka sarka tencereler kepçeler çalınıyor, yürüyüşler yapılıyordu.
Herkese göre bir karanlık vardı; herkese göre hepimiz aydınlık istiyorduk.
Nişantaşı komünistleri, bu konuda da peş peşe kitapları, belgeselleri, yazı dizilerini patlattı…
Dedim ya…
En gizli bilgiler hep en ucuz kitaplarda.
Şuraya geleceğim:
Çocukluk yıllarımın alışkanlığından mıdır, nedir; günlük haberleri okurken bu türlü çetrefilli işler gözüme batıyor. 

Recep Tayyip Erdoğan’ın bir fotoğrafını hatırlıyorum mesela.
Henüz siyasi yasağının devam ettiği günlerde, ABD başkanıyla görüşmeye gidiyor nedense.
Arka koltuktaki FBI ajanları kalkıp Erdoğan’la hatıra fotoğrafı çektiriyor. Bellerindeki silahlar aleni görülecek şekilde… Bu görüntü, en çok okunan gazetelerin manşetlerinde haber olduğu halde, kısa süre sonra Erdoğan’ın siyaset yasağı da cumhurbaşkanlığı yolunda bütün engelleri de bir bir ortadan kalkıyor. Demek ki ‘lanet olası federaller’den herkes nefret etmiyor…
Daha yakın tarihe gelelim; 2018’de Jamal Khashoggi isimli bir Arap, İstanbul’daki Suudi Arabistan elçiliğinde öldürülüp yok edilmiş. Bizim basında Cemal Kaşıkçı diye anılıyor. Bizim devletlilerimizden ABD başkanına kadar herkes bu vahşete isyan ediyor. Muhtarlık kavgasında ya da bayram trafiğinde yüzlerce insanın ölmesini normalleştirmiş bir toplumda, bu arabın gördüğü kıymete hayret ediyorum.
Daha da yakına gelmek istiyorum:
Geçen yılın Kasım ayında, İstanbul’da bir İngiliz, camdan düşüp öldü. İlk anlarda kimsenin ciddiye almadığı bir olay olsa da çarşının karışması uzun sürmedi. James Gustaf Edward Le Mesurier isimli eski İngiliz istihbarat subayı, Beyoğlu’nda ev ve ofis olarak kullandığı binanın camından düşüp ölmüştü. Peki, bu herif neyin ofisini işletiyor? Suriye’de insani yardım yapan bir sivil toplum kuruluşuymuş… Karısı sorgulanmış ve yurtdışına çıkış yasağı koyulmuştu. Bir de şüpheli bir simitçi aranıyordu. Sonrasına dair bir haber görmedim; burjuva komünistler de önemsemedi…
Düşman ajanlar hep dışardan gelmiyor. 15 Temmuz darbe girişimiyle ve öncesinde yaşanan Parti-Tarikat savaşı süreciyle de Fetullah’ın çetesinin, CIA ajanları tarafından yönlendirilen bir örgüt olduğunu duydu memleket. Parti-Tarikat savaşı çıkana kadar yıllarca aynı şeyi yazmış-söylemiş olanlar, bu dürüstlüğün bedelini acı acı ödemiş olsa da yumurta kapıya dayanınca papağan gibi tekrar etme modası çıktı.
Özellikle darbe girişimi yaşandığı gün İstanbul’da bir adada toplantı yapan ‘demokrat’ ABD ajanları, aynı konuyla ilgili tutuklanan Evanjelist papaz, bu ajanlık işlerinin kapalı gözlere bile batmasını sağladı.
Papaz Brunson’u, ajan olarak Sayın Erdoğan’ın ağzından tanıdık ve ABD başkanının tivit atarak ekonomimizi sallaması sonrasında elimizle teslim ettik. ABD’de törenlerle karşılandı.
Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan duyduğum bir de Alman ajanı var; Deniz Yücel isimli bu Alman vatandaşı, PKK’lıymış ve Alman ajanıymış.
Tutuklanmış. Biz Erdoğan’dan bu bilgileri, Almanya şansölyesi Merkel de vatandaşını aldı.
O konu da orada kapandı…
Sadece batıdaki devletlerin ajanları yok…
Rahip Brunson, Deniz Yücel ya da camdan uçan İngiliz neler yaptı bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla Türkiye’ye sığınan Çeçen liderler, kuş gibi avlanıyor. O kadar alıştık ki İstanbul’un ortasında vurulan bir Çeçen direnişi lideri haberi okuyunca şaşırmıyoruz. Rusların yaptığına hep beraber eminiz ama bizim ülkemizde operasyon çekilmesine çok da şey etmiyoruz…
Ruslarla da bitmiyor.
2017 yılında İstanbul’da, İranlı ve Kuveytli iki ortak, önlerini kesen bir araçtan inen çarşaflı kişilerce, uzun namlulu silahlarla taranarak öldürüldü. İranlı Saeed Karimian ve Kuveytli ortağı Muhammed El Muhtari, aslında İngilliz vatandaşıydı. GEM TV adlı bir televizyon kanalının sahibi Saeed Karimian, İslami değerlere aykırı yayın yapmaktan İran’da yargılanmış ve mahkûm edilmiş. İstanbul Maslak’ta infaz edilmiş. Ne güzel memleket…

15 Kasım’da daha ilginç bir İran usulü infaz yaşandı.
Mesut Mevlevi adında bir İranlı eski istihbaratçı, Şişli’de 11 kurşunla öldürüldü. Olayla ilgili 11 kişi yakalandı, 7’si tutuklanmış…
İddia odur ki bu İranlı istihbaratçı, İran’ın geçmiş başkanlarının hep yakınında. Her biriyle fotoğrafları var. ABD Arizona’da eğitim görmüş. Ülkesinde ‘yapay zekanın babası’ diye bir lakabı var. Türkiye’ye gelip Kara Kutu diye bir Telegram kanalı kurmuş. O kanaldan, İran bürokrasisinin en tepesindeki yetkililerin, devrim muhafızlarının, devlet başkanlarının suçlarını ifşa ediyor. Bu infazdan bir gün önce de ‘daha önemli belgeler ifşa edeceğini’ duyurmuş.
Fırsatı olmamış…
***
Ülkemizde istihbarat faaliyetleri ve ajanca icraatlar, artık ciddiye alınmayacak kadar fazla yaşanıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Libya’da şehit edilen MİT mensuplarına dair haber yapan gazeteciler hapsi boyladı.
Elimde olmadan şöyle düşündüm; istihbarat konusunda tavizi olmayan bir ülkede, bu kadar çeşitli ajanlık faaliyeti olur mu? İstihbarat işini bu derece ciddiye alan ve MİT şehidini gösteren gazetecinin gözünün yaşına bakmayan ülkemizde, nasıl bu kadar doğulu-batılı- kuzeyli-güneyli ajan cirit atıyor?
Böylesine ciddi çalışan istihbarat servislerimiz, sümüklü Fetullah’ın soytarı darbecilerini nasıl engelleyemedi? 
Geçelim!
Asıl konuya gelmek için bunları yazmam lazımdı.
Şeref Ateş ismini, İstanbul’da öldürülen Ermeni gazetecinin soruşturmasına dair haberlerde duyduk. Jandarma İstihbarat Astsubayıydı.
Cinayetin keşif ekibindeymiş de keşif yapanları yönlendirmiş de azmettirmiş vs…
Tutuklandı, yargılandı, cep telefonunun sinyalleri olay yerinde değilmiş gibi bir delille tahliye oldu.
O yıllarda istihbaratçı ifşa etmek basında modaydı.
MİT’in Orta-Asya reisi Kâşif Kozinoğlu’nu manşet manşet deşifre ettiler; çünkü Ergenekon sanığıydı. Cezaevinde kahrından öldü. Kimsede MİT hassasiyeti, deşifre edileni koruma güdüsü, devlet sırrı sorumluluğu yoktu. O yıllarda deşifre edene değil; deşifre edilene hain diyorlardı.
Tek tek uğraşmakla bitecek gibi olmadığı için devletin kozmik odasına girip toptan deşifre ettiler.
Dönelim Jandarma İstihbarat Astsubayı Şeref Ateş’e…
Halen Hrant Dink davasından tutuksuz yargılanırken emekli olmuştu.
Kendisine ‘abi’ diye hitap edenler olduğu için hakkında ‘Fetönün altın çocuğu’ gibi haberler de yapılmıştı.
2 gün önce, Düzce’de kendi aracında taranarak infaz edildi.
Bu infazla ilgili yakalanan 3 zanlı, birlikte alkol aldıklarını ve Şeref Ateş oradan ayrıldıktan sonra takip ederek öldürdüklerini söylemiş.
Mantıklı mı?
Üzeyir Garih’i öldürenin, mezarlıkta takılan bir tinerci olmasından ne farkı var bunun?
Kim inanıyor bunlara?
Şunu merak ediyorum:
Emekli istihbaratçılar hayattayken ya da ölünce, haber yapmak suç mudur; değil midir?
Ergenekon sanığı Kâşif Kozinoğlu, Hrant Dink cinayeti sanığı Şeref Ateş ya da Hiram Abas, henüz hayattayken bu basın eliyle deşifre edilmediler mi?
Hala hayatta olan bir istihbaratçının haber yapılması suç değilse; şehit edilen istihbaratçıları haber yapmak nasıl suç oluyor?
Yoksa kanun, çalanın sanatına göre ses çıkartan bir çalgıdan mı ibarettir?
Caner KARA
14/03/2020

Yorumlar

  1. Vay be ne deyimki şu yazıdan sonra. Aydınlandım sayende abi. Sözünde, kaleminde keskin vesselam...

    YanıtlayınSil
  2. Vay be ne deyimki şu yazıdan sonra. Aydınlandım sayende abi. Sözünde, kaleminde keskin vesselam...

    YanıtlayınSil
  3. Maalesef Türkiye'de ki istihbaratçıların kaderi hep ortak. Dediğin gibi abi; diğer istihbaratçılar ortalıkta cirit atıyor.

    YanıtlayınSil
  4. Yoksa kanun, çalanın sanatına göre ses çıkartan bir çalgıdan mı ibarettir?

    YanıtlayınSil

Yorum Gönderme

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yav Bırak!

ALEVİ |

VİRÜS-2