ALEVİ |




Anadolu’ya ikinci büyük Oğuz göçü aktığı sırada, ilk gelenler çoktan yerleşik hayata geçmiş, devletleşmişti…
Moğol istilası sebebiyle yerinden olmuş, yağmalanmış, yoklukla boğuşarak ve felaketler atlatarak Anadolu’ya gelen bu göçerler, yerleşik hayata geçmiş soydaşlarının şehirli miskinliğine uyum sağlayana kadar, varlıkları dert oldu.
Şimdilerde dünyanın envai çeşit vatansızını, soysuzunu, kimliksizini himaye etmekle böbürlenen ve bu işe de inancını referans gösterenler, o devirde bu kadar kucaklayıcı değilmiş. Göçtükleri kadim Türk yurdunda da horlanan bu Oğuzlara gidecek yer kalmadığı için, Babai isyanı dediğimiz isyanlar başladı. O devirde henüz dede yoktu; göçen Türklere her konuda ‘babalar’ siyaset ediyordu. Selçuklu idaresi, bu Babai isyanlarını bitirmek için her zaman her devletin başvurduğu çarelere başvurdu. Bir süre kaba kuvvet, yetmeyince sözü geçen babalara makam-mevki vermek, tutmayınca tekrar kaba kuvvet, vs… Bildiğimiz devlet aklı.
Neticede bu Babai isyanları, isyancıların kimisinin ibret-i alem edilerek öldürülmesi, kimisinin esir alınması gibi şekillerde bitti. Bu Babailerin hayatta kalanlarından Bektaşilik ve Taptukluk türedi. Tıpkı diğer dinler ve mezhepler gibi bunlar da karizmatik liderlerinin adlarıyla adlandılar ve onların şahsiyetlerine yüklenen efsanelerle geliştiler. Türk Aleviliği işte bu iki kaynaktan gelişti. Taptukluk, zaman içinde kendi imkanlarıyla kendi başını yedi fakat Bektaşilik kıtalar ve çağlar aşarak varlığını devam ettirdi.
Selçuklu devletinin idare kademelerinde Evhadilik inancı hakimdi; fakat Moğol esareti altındaki devirlerde Mevlevi tekkesi memleketi esir aldı.
Moğollar ve Selçuklular arasındaki iktidar savaşı, aynı zamanda Sünnilik ve Mevleviliğin de iktidar savaşıydı. Yine de nüfus, bunların müritlerinden ibaret değildi. Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubat, 22 Nisan 1224’te Malatya’nın Arapgir ilçesine bağlı Onar köyünü, Şeyh Hasan ve onun evladına vakfeden bir ferman verdi. Bugün orada 800 yıllık Onar Dede türbesi ve cemevi hala ayaktadır. Selçuklu ordusunun fetihlerinde gösterdiği yararlılıktan dolayı bizzat Sultan’ın fermanıyla vakfiye alan Onar Dede, yani Şeyh Hasan, bugünkü Kazakistan’ın Türkistan-Yesi şehrinin Üç-Kurgan yöresinde doğmuş; Oğuzlar’ın Bozok kolunun Günhanoğullarının Bayat boyunun On-Er oymağındandır.

Osmanlı’yı kuranların da Evhadi tarikatına bağlı olmalarına rağmen, fetih ordularının, gazilerin ve öncülerin omurgasını Bektaşiler oluşturdu. Osmanlıcılar ne düşünür bilinmez ama Balkanlarda bir yer aldığımızda, oraların yurt edilmesinde en büyük işi Bektaşiler üstlenirdi. Fetihten önce fethedilecek yerlere yerleşir, istihbarat ve propaganda işini halleder, öncü birlikleri oluşturur, yeni yurtları Osmanlı toprağına katarlardı. Avrupa’da sonradan Müslüman olan halklar, İslamı günümüzün Osmanlıcı ve ihaleci tosunlarından değil; Bektaşilerden öğrendi.
Osmanlı ordusundaki Yeniçeri ocağının da piri Hace Bektaş Veli’ydi. Kime sorsak İsyancı Baba İlyas’ın halifesidir ama ölümünden yüzyıllar sonra bile Türk milletine hizmeti devam etti.
Osmanlı’nın Bektaşi ocağına güveninin sebebi neydi?
Çünkü kardeşim, diğer tarikatlar ve cemaatler miskinlikle, fitneyle, dedikoduyla, askerden kaçmakla meşgulken, Bektaşiler ülkeler açıyor, o ülkelerde gönüller fethediyor, askerlik yapıyor, gereği halinde serden geçiyordu.
Ta Anadolu’ya gelişlerinde çıkan sosyal sorunlardan kaynaklı Babai İsyanlarından tut, Yavuz Sultan Selim’le Şah İsmail’in mücadelesine kadar, yüzyıllarca bu yurdun en hatırlı evlatları Bektaşilerdi. Bu itibarın bedelini de kanla, canla, hizmetle fazla fazla ödediler.
Osmanlı- Safevi mücadelesinde bozulan ara, 1826’da Yeniçeri ocağını kapatan II. Mahmut’un, isyanla mücadele ederken bütün Bektaşi tekkelerini de kapatmasıyla doruğa ulaştı.
Tabii ki Alevilik Bektaşi ocağından ibaret değildi. Bugün birçok alevi ocağı bulunduğu gibi geçmişte de çeşitli ocaklar vardı. Bektaşilik, Osmanlı’nın kuruluşu ve ilerlemesinde etkili olurken, Erdebil’de bir başka ocak kuruluyordu. Bu ocak, Sünni Şeyh Safiyüddin tarafından kuruldu. Kızılbaş Alevilerin devleti olarak bildiğimiz Safevi, işte bu Sünni tarikatın adıdır. Daha açık biçimde ifade edeyim: Osmanlı Devleti Bektaşiler eliyle yükseltilirken, Safeviler sünniydi.

Anlatayım:
Sünni Selçuklu sultanının Onar Dede’ye köy bağışlamasını anladığına göre bunu da anlayabilirsin.
Evet; Safevi tarikatı sünni Şeyh Safiyüddin tarafından kuruldu. Bugünkü Irak, Suriye, Azerbaycan, İran, Ortaasya ve Anadolu’da hızla yayıldı. Kurucusu Şeyh Safiyüddin’in namı, ‘Pir-i Türk’ oldu. Etrafında Tıpkı Bektaşiler gibi, ibadette, erkanda, adette Türklüğü terk etmediler. Miskinliğe bulaşmadılar. Emir Sultan, Somuncu Baba, Akşemseddin, Hacı Bayram-ı Veli hep onun müritleriydi ve Osmanlı başkentlerinde itibar gördüler.
Sonra ne oldu?
Osmanlı, aşiretten devlete dönüştü.  Saraylar, hazineler, cariyeler, gösteriş; devletle birlikte ‘devletliler’ yarattı. Gazada ön saftaki komutanların devleti, şeriata dayalı bir bürokrasi sarmalı halini aldı.
Türk’ün devleti yükseldi ama Türkler yükselmedi. Kan ve can vergisini seve seve ödeyen millet, sonsuz fetihlerde ve şehzade kavgalarında, bu da yetmezmiş gibi beylik kapışmalarında devamı kaybeden taraf oldu. Dolayısıyla, Osmanoğulları zaten kurtuluşa erişmiş fakat Anadolu Türklüğü, özellikle hala göçer olan Türkmenler, hala kurtarıcı bekliyordu. Osmanoğullarından umudu kesince Karamanoğullarına umut bağladılar. O umut da tükenince, başka bir kurtarıcı beklemeye koyuldular.
Pir-i Türk’ün Erdebil’de kurduğu Safevi tarikatı, Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd’in idaresinde MEHDİLİK yani bir kutsal kurtarıcı vaad eden bir hal aldı. Şeyh Cüneyd’den sonra yerine, oğlu Şeyh Haydar geçti. Osmanlı’dan umudunu kesen ve savaşlardan, salgın hastalıklardan, yokluktan yaka silkmiş Türkmen kitleleri akın akın Safevi tarikatına katıldı. Dikkat edin; Şah İsmail’in dedesi ve babasının sıfatları o tarihlerde ‘şeyh’ idi. Şeyh Cüneyd, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın damadıydı. Oğlu Haydar, Akkoyunlu ordusuyla yaptığı bir savaşta öldü. Bu sırada Şah İsmail henüz 1 yaşındaydı.
Hem soy, hem inanç cephesinden iki kuvveti şahsiyetinde toplayan Şah İsmail, kutsal bir kurtarıcı bekleyen ve bu bekleyişten usanmış kitlelerin umudu oldu. Şah İsmail, Sünnilikten sufiliğe dönüşen tarikatı, bir daha dönüştürerek doğrudan Kızılbaş-Şii devleti olan Safevi Devleti’ne dönüştürdü.
İmam Cafer buyruğu adıyla düzenlenen adap ve erkân, Şah İsmail tarafından düzenlendi. Adap ve erkânla, doktrin ve ritüel cephesi de tamamlanan Aleviliğin, karizmatik ve kurtarıcı lideri eliyle yapacağı tek şey; ilerlemek olabilirdi.
Ötesi, tarihin konusu olduğu için özet geçeceğim:
Bu mücadele, Çaldıran Savaşı’yla bitmemiş olsa da karizması bitti.
Bektaş Veli zümresinin beyaz başlıklı Yeniçerilerini ve itibar vaad edilen sünni kürt aşiretlerini kullanan Osmanlı, Pir-i Türk’ten kalma kırmızı başlık giyen Safevileri mağlup etti.
Türk’ün makus talihi midir, başının belası mıdır, bahtının laneti midir, nedir; olan yine Türk’e oldu.
Geçelim.
Lafı kısaltabildiğim kadar kısalttım ama anca bu kadar oldu.
Gelelim günümüze:
2008 yılında, Cem evleri konulu bir soruya cevap veren Başbakan Tayyip Erdoğan, ‘şahsıma ulaşmış bir talep yok. Ulaşınca bakarız’ diyerek geçiştirdi.
2014’te, ‘cem evlerine yasal statü vermek. İslamiyete bölünmeye sebep olur’ dedi.
1 Kasım 2015 seçimlerinden önce vaatlerini sıralayan Ahmet Davutoğlu, siyasetçilerimizin alışık olduğu üzere Cem evlerine statü ve Alevi dedelerine maaş sözü verdi.
2016 yılında meclise ‘Cem evlerinin masraflarının diyanet tarafından karşılanması için’ kanun teklifi geldi. O Davutoğlu ve onun AKP’sinin oylarıyla bu yasa teklifi reddedildi.
24 Haziran 2018 seçimleriyle ilgili beyannamesini açıklayan Tayyip Erdoğan, Cem evlerine ibadethane statüsü sözü verdi.
2020’nin üçüncü ayındayız. Bu konuda bir gelişme olmadığı gibi sözünü eden ya da sözünü tutan görmedim.
Bunları neden anlattım?
Wushu Sanda kategorisinde 6 defa Türkiye Şampiyonu olan Sadık Pehlivan adında bir sporcu, Wushu Federasyonu Başkanvekili Abdurrahman Akyüz hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuş.
Diyor  ki;
‘’2013’ten beri lisanslı wushu sporcusuyum. 2014 yılında milli takıma girdim. 2015’te Türkiye Şampiyonu olmama rağmen Dünya Şampiyonası’na ben değil, yendiğim kişi götürüldü. 2018 ve 2019’da aynı şekilde Dünya Şampiyonası’na gitmeye hak kazandığım halde götürülmedim. Çünkü Akyüz, Alevi olduğum için sürekli beni dışlıyordu. Alevi olduğum halde milli takım kamplarında 5 vakit namaz kılmak zorunda kaldım. Bir kez sabah namazına geç kaldım diye Akyüz’ün, ‘Kâfirsin. Arkadaşlarını da kendine benzeteceksin’ şeklindeki hakaretine uğradım. İnancım yüzünden bana sürekli hakaret ediyordu.”
Sadece bu kadarla kalmamış. Bu suçlamalar sonrasında, bahsi geçen kişinin ‘Necmettin Erbakan’ isimli oğlu, sosyal medya hesapları üzerinden, sporcuyla ve Alevilikle ilgili, alaya alan, küçük düşürücü paylaşımlar yapmış.

Sadece bu kadar değil; Yasin Yavaş isimli bir milli sporcumuz var. 2019 yılında Türkiye şampiyonu olmasına rağmen, 2020 şampiyonasına götürülmemiş.
Fakat o Alevi değil; onun günahı daha büyük.
Kolunda ve göğsünde ayyıldızlı dövme varmış. Bu sebeple namazları kabul olmuyormuş. Dolayısıyla, bu şahsa göre, millli sporcuya her türlü puştluğu yapmak caiz!
Bu bahsi geçen sporcunun 15 Temmuz gazisi beraatı bulunması ve darbe girişimi gecesi eli, omzu ve kaval kemiği kırılarak 1 yıl tedaviden sonra spora dönerek Türkiye şampiyonu olması da bu şahıs için bir anlam ifade etmiyor. Ayyıldızlı dövmesi olması, harcanması için yeterli sebep.
Bu federasyon başkan vekili gibi herifler için harcadığım mürekkebe ve okuyanın vaktine yazık ama huzurumu kaçırdığı için huzurunu kaçırmak zorundayım.
Bir kere, oğluna Necmettin Erbakan ismini koyduğu için neye benzediğini gayet iyi anladığımız bu şahıs cahil! Cahil olmasa böyle olmazdı ama öğreteyim: Alevi sporcu Sadık Pehlivan; istese de seni kendine benzetemez. Sen, istesen de Alevi olamazsın. Alevilik soydan geçer. Din değiştirir gibi girip çıkamazsın. Öyle bile olsa, senin gibi din adına hak yiyeni kimse almaz.
Sonra evladım; sen kimseyi zorla namaza sokup yoklama alarak ibadet ettiremezsin. Senin dinin, Çin kültürünün sporunu yapmaya ve yaşatmaya engel olmuyorken Aleviliğe garez gerektiriyorsa, kusur senin dinindedir. O nasıl bir dinse, sporcu engelleyerek fitne yapmak, toplumu dinle bölmek yerine, onu anlat da biz de duymuş olalım.
En son olarak da şunu aklından çıkarma; Türk’e ve Türk’ün bayrağına garez güden köpeklerin havlaya havlaya kahrından öldüğü yere Anadolu denir.  
Bu vesileyle; lafı geçmiş olduğu için Alevi soydaşlarımıza da haddi aşarak bir tavsiye vermek istiyorum:
Cem evlerine yasal statü ve Dedelere maaş bağlanması gibi konularda, kilise açmakla meşhur hükümetlerden haklı talepleriniz olabilir.
İmamların mecburi Cuma hutbelerinden ibret alarak bu talepten vazgeçmenizi dilerim.
Size yakışmaz.
Sevgiler…
Caner KARA
10/03/2020

Yorumlar

  1. Safeviler başta sünni biri tarafından mı kurulmuş yanlış mı anladım?
    Hiçbir yerde böyle yazdığını görmedim? Kaynak nedir acaba?

    YanıtlayınSil

Yorum Gönderme

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yav Bırak!

VİRÜS-2