NAVARİN BASKINI

 



1814 yılında, günümüzde Ukrayna’nın, o günlerde Rusya’nın sınırları içinde bulunan Odesa kentinde, Filiki Eterya adında bir dernek kuruldu. Üç Yunan tarafından kurulan dernek, Türkçe ‘Dostluk Cemiyeti’ anlamına geliyordu.
Kuruluşunun üzerinden 1 yıl geçmeden, dernek merkezi İstanbul’a taşındı; başkanlığına da Rus ordusunda binbaşı olan bir Yunan getirildi. Bu Yunan aynı zamanda Rus çarının yaveriydi. Babası Osmanlı memuruyken Boğdan beyi yapılmış, görevden alınınca Rusya’ya kaçmıştı.
Açıkça Yunan bölücülüğü için yurtdışında kurulmuş bir dernek, bir yıl içinde devletin başkentine taşınmış ve başına da düşman bir devletin binbaşısı geçmişti ama devletlilerin -muhtemelen- daha önemli işleri olduğu için bu gelişmeyi ciddiye almamışlardı.
Bu dernek, 6 yıl içinde Yunan isyanını örgütledi. Para topladı, silah dağıttı, militan yetiştirdi.
1821’de Mora’da Yunan isyanı patladı. 3000 silahsız Türk Mora’da, 15.000’i Tripolis’te katledildi. 
Devletimiz ve devletlilerimiz isyanla baş edemeyince, başka bir isyancıdan yardım istedi:
Kavalalı Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim’in komutasında bir donanmayı Osmanlı donanmasına destek olarak gönderdi. Bu donanmada, hepi topu 3 zırhlı ve diğerleri çağın gerisinde kalmış muhtelif yelkenlilerden müteşekkil 20 gemi bulunuyordu.
1827’de Mora yarımadasına yerleşen donanmamız, bu isyanı bitme noktasına getiriyordu.
O sırada Osmanlı tahtında bulunan II. Mahmut, İngiliz, Rus ve Fransız temsilcilerinden gelen Yunanistan’a bağımsızlık verilmesi talebini geri çevirmişti.
Ruslar, din ve mezhep kardeşliği bahanesiyle ‘sıcak denizler’ merakına çalışıyor,
Fransızlar Napolyon savaşlarının rövanşını arıyor,
İngilizler işi hepsinden ileri götürüyordu…
Yunan ayrılıkçılar isyan hareketine giriştiklerinde Londra borsasında bir ‘Yunan senedi’ furyası başlamıştı. İngiliz zenginler, Yunan ayrılıkçılara borç senedi veriyor ve bağımsızlık kazandıklarında bu senetleri tahsil edecekleri şekilde borçlandırıyorlardı. Yunan isyanı ilerlediği sırada bu senetler değer kazanıyor, isyan gerileyince senetler değer kaybediyordu. Yani mesele, Yunanistan’ın bağımsızlığı meselesi olmaktan çıkmış, İngiliz zenginlerin ticaret kapısı, Rus çarının prestij aracı, Fransızların gurur meselesi olmuştu.

1827 yılı Ekim ayında, Mora yarımadasının Navarin limanında Yunan isyanını bastırmak için toplanmış donanmanın başındaki İbrahim Paşa, babasının malını denetlemek için başka bir limana yelken açmıştı. Tam bu sırada, Rus, İngiliz ve Fransız zırhlılarından oluşan bir donanma, Navarin limanındaki Osmanlı donanmasını kuşattı. Osmanlı donanmasından, limana girmek için izin istediler. Bu ülkelerle devam eden bir savaş yoktu. Osmanlı donanması, bu gemilerin limana girmesine izin verdi ve zırhlıları merkeze alacak şekilde, hilal biçiminde üç sıralı bir pozisyon aldı. Düşman donanması limana girdikten sonra, Mısır gemilerinden ateş dildiği gibi bir bahaneyle, donanmamızı top atışına tuttu.
Üç saatlik top atışı neticesinde, Osmanlı donanması tamamen yok oldu.
Düşman ordusu 200 kayıp bile vermedi.
Osmanlı leventleri tamamen yok olmuştu.
Bazı kaynaklara göre 4000, bazılarına göre 8000 askerimizi ve donanmamızın hepsini kaybettik. Kayıp canların hesabı bile doğru düzgün tutulmuyordu.
Tam 193 yıl önce, 20 Ekim 1827’de binlerce levent ve donanmamız, İngiliz, Rus, Fransız ittifakının 3 saatlik top ateşiyle yok oldu.
Bu baskınla kırılan devlet otoritesi, Yunan çetelerinin hızlı ilerleyişine sebep oldu.
II.Mahmut, bu olay sebebiyle Rusya’dan tazminat isteyince, Rusların savaş ilanıyla karşılaştı.
Aynı yıl Yeniçeri Ocağı kapatılmıştı.
Rusların batıdan hücumu ancak Edirne’de, doğudan Erzurum’da, neticede anlaşma masasında durdu.
Navarin Baskını’ndan 2 yıl sonra imzalanan Edirne Antlaşması’na göre, Yunanistan artık bağımsız bir ülke olmuştu. Eflak, Boğdan, Sırbistan özerklik kazanmıştı. Ruslar, boğazlarımızdan elini kolunu sallayarak geçme hakkı kazandı.
Navarin sebebiyle tazminat isteyen Osmanlı, savaş sonunda Ruslara tazminat ödemeyi kabul etmiş oldu.

Şuraya geleceğim:
Aleksandros İpsilantis isimli Fener Rum’u, Rus çarının yaveri, Rus ordusu binbaşısı, 1815’te İstanbul’da Filiki Eterya (Dostluk Cemiyeti) başkanı olmuştu. Osmanlı ordusu karşısında çete savaşlarını kaybedip Viyana’ya sığınmış ve 1828’de yokluk içinde ölmüştü…
Ama…
Ektiği tohum, ölümünden 1 yıl sonra netice verdi:
1829’da Yunanistan Krallığı artık bağımsız bir ülkeydi.
Unutmadılar…
Ölümünden 136 yıl sonra, 1964 yılında mezarını Viyana’dan Atina’ya taşıyıp milli kahraman ilan ettiler.

Bugün, Navarin Baskını’nın (20 Ekim 1987) yıldönümü.
Bugün bile;
Ne tam olarak kaç can kaybettiğimizi
ne de kaybettiğimizin canların kıymetini billiyoruz.
Aynı Yunanla, aynı Rusla, aynı Fransızla, aynı İngilizle, aynı savaşımız devam ediyor
ve biz yine aynı Dostluk Cemiyeti çıbanlarını görmezden gelmeye devam ediyoruz.

İki gün önce, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Rumlara toprak vermekten bahseden bir aday, neredeyse yarı yarıya oy aldı. O toprak peşkeşçisi, yıllardır orada cumhurbaşkanı makamında oturuyordu. Türkiye’nin başında neredeyse 20 yıldır, Türk topraklarına Bizans’tan kalma Yunanca isimlerle hitap etmeyi marifet sayan bir cumhurbaşkanı var.

Bugün, Navarin Baskını’nın yıldönümü…
Atsız’ın son yazısı, Ötüken’in Ekim 1975 tarihli sayısında çıkan ‘Navarin Baskını’ başlıklı yazısıydı.
Son yazısının son cümlesi;
‘Dünkü gerçekler yarın da gerçek olabilir.’

Sevgiler…

20/10/2020



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yav Bırak!

NENE HATUN

KOVUN BUNLARI