BEDELLİ |

 



Askerlik vatan borcu değildir.
Vatandaşın bilek gücüne emanet edilecek bir vatan, 2018 yılında ayakta kalamaz. Yem olur.
Bir uydunun gözetleme kapasitesine sahip asker henüz icat olmamıştır. Basit elektronik aletler, dinleme ve gözetleme konusunda insanoğlunu geçmiş durumdadır.
Sosyal güvenceye, üç öğün yemeğe, demir karyolaya, eğitime ihtiyaç duymayan termal kameranın, sensörlü silahın, radar sisteminin, elektronik cihazın vatan koruma kapasitesi, insanın sınırlarının ötesindedir.
Askerin beşerî yeteneklerine, fizikî niteliklerine emanet edilecek bir vatan, Allah’a emanet demektir. Hiçbir fert, moral motivasyonla, ülkü ve imanla, samimi bağlılık ve emekle, üçüncü milenyumun bilim ve tekniğine karşı savaşamaz, zafer kazanamaz.
Söz konusu askerlik olunca, 2018 yılında yaşadığını unutmayan herkes kabul etmek zorundadır ki yüksek teknoloji, yüksek maneviyatı harp meydanına gömer.

Uzatmayayım;
Vatandaşın askerliği, vatanın bekâsı için gereklidir fakat bu meselenin, bilek gücüyle ya da iman gücüyle bir ilgisi yoktur.
Zorunlu askerlik, devletin vermesi gereken bir hizmettir kardeşim!
Sosyal adaletin adını unutanlar için başka türlü bir ifadeyle, kul hakkı meselesidir.
Sosyal devlet sıfatını unutmuş olan bir otorite, işgal kuvvetidir.
Bir devlet ya sosyal devlettir kardeşim ya da zulüm saltanatı, firavun düzeni, yiyici hanedanıdır.
Bunun arası, ortası, ötesi, berisi olmaz.

2018 yılında olduğunu unutmayanlar için, zorunlu askerlik, vatandaşın devlete karşı vazifesi değil, devletin vatandaşa bir hizmetidir.

Çünkü kardeşim;
Bu çağda, bu devlet, sosyal adaletin değil, ferdi ihtirasların devletidir.
Yönetenlerin ve yönetime aday olanların ferdi ihtirasları, şahsi hırsları, kişisel açlıkları bir tarafa, vatandaşlara telkin edilen ruh hali de bu şekildedir.
Milli Eğitim sıfatlı mekanizma, vatandaşlara eğitim hizmeti vermek konusunda ne kadar başarısızsa, milletin mazlum çocuklarına, daha çocuk yaşta bencillik aşılamakta o derece başarılıdır.
Milletin çocuklarını ‘zorunlu’ eğitime alan bu organizasyon, ‘ağaç yaşken eğilir’ diyerek, henüz dünyadan habersiz çocuklara, alfabeden önce sidik yarışı öğretmektedir.
Dayanışma, grup çalışması, organizasyon, iş birliği, empati gibi şeyler bu milli eğitimin semtinden geçmiş şeyler değildir. Yan masada oturan arkadaşını bir puan geçmenin adı başarıdır.

Örnek vereyim:
Ödevini yapmamış olanların ilk işi, kendileri gibi ödev yapmamış olan başka arkadaşlar aramaktır. Ödevini yapmayan, sorumluluğunu yerine getirmeyen ne kadar çok öğrenci varsa, ödevini yapmamış olan öğrenci o kadar rahatlar.
İlkokul çağındaki çocuklara, toplu sorumsuzluğun, herkesin işlediği suçun normalliği telkin edilmiştir. 
Tekil sınavda sıra arkadaşını geçmek için elinden geleni yapan öğrenci, ödev sorumluluğunu yerine getirmediği zaman kalabalığın arasına karışma ihtiyacı hisseder. Şahsi bencilliğin sanatı öğretilen çocuklar, başarıda yalnız kalmayı, başarısızlıkta topluma mâl olmayı arzular.
Yaşken bu şekilde eğilen bu ağaçlar, aynı bu şekilde yamuk yumuk büyür. Birçok sosyal arızanın sebebi, yaşken yamultulan ağaçların, yamuk boy vermesidir. Şahsi bencilliğin ödüllendirildiği bir düzende eğitilen çocuk, kan emici bir yetişkin olmayı marifet bilir.

Hak yiyen patron, öne kaynayan hasta, vergi kaçıran esnaf, oy çalan partizan, dedikoducu mahalle karısı, çelme atan topçu, rüşvet alan memur, çocuğunun başını okşamayan baba, pasaklı ev hanımı, kanun bilmeyen hâkim, tarikatçı savcı, yalan yazan gazeteci, iftira atan televizyoncu vs…

Bu çeşit vatandaşların her biri, boktan düzenin boktan eserleridir.
Çürük ağacın, kurtlanmış meyveleridir.
Hastalıklı sürünün, hastalıklı koyunlarıdır.

Konumuza dönelim:
Zorunlu askerlik, sosyal devletin vermesi gereken bir hizmettir kardeşim!
Çocuk aşısı yapar gibi bencillik virüsü bulaştıran bir düzen, vatandaşlarını mikrop taşıyıcısı haline getiriyor demektir. Bencillik virüsü kapmış fertler, o pisliği sağa sola bulaştıra bulaştıra yaşarlar. Bencillik virüsü, bulaştığı kitlenin millet olmasına, dayanışmasına, yardımlaşmasına, düşeni kaldırmasına, birlikte kalkınmasına engel olur. Bencillik virüsü bulaştıran devlet, o virüsün sebeplerini ortadan kaldırmadığı zaman, neticeleriyle yüzleşmek zorunda kalır.
Yaşlı bakım evleri, sahipsiz çocuk yuvaları, şehitlikler, kadın sığınma yerleri, akıl hastaneleri, adliye sarayları yaparak, içinde bencilliğin sonuçlarıyla yüzleşecek beton yığınları dikmek mecburiyetinde kalır.

Zorunlu askerlik, bu bencillik mikrobunun ilaçlarından, aşılarından biridir. Ferdin devlete karşı sorumluluğu değil, vatandaşın vatandaşa karşı bir ödevidir. Sosyal devletin, varlığını devam ettirmek için zorunlu askerlik hizmeti verme zorunluluğu vardır.

Neden?

Asker ocağı ana kucağı değildir. Eğitimini önce alıp, icrasını sonra yaptığın meslek değildir.
Üniformayı kapıda giyerek başlarsın. İspiyonculuk alkışlanmaz; silah arkadaşını satarak sözlü notu almazsın. Takım arkadaşına çelme takarak öne geçmezsin; uygun adım koşarsın. Bin kişinin uygun adım yürüdüğü yerde bir kişi uygunsuz adım atıyorsa, onu sınıfta bırakıp yoluna bakamazsın kardeşim!  Israrla uygunsuz yürüyen bir kişi varsa, geriye kalan dokuzyüzdoksandokuz taneniz birden aynı anda onun adımına dönersiniz. Bininiz birden uygun adım yürürsünüz.
Saray sofrasında iftar yapmakla fakirin halinden anlamak olmaz.
Zenginle fakir aynı karavanaya kaşık sallayınca olur.
Köylüyle şehirli, dağlıyla ovalı, doğuluyla batılı birbirini nerede görecek de tanıyacak? Pembe dizi mi çekiyoruz, komünik masalı mı okuyoruz?
‘Zorunlu’ askerlik, o bencillik virüsünün tek ilacıdır kardeşim.
Nöbet sırası köylüyle kentli arasında dönecek, dağlıyla ovalı aynı deliğe işeyecek, doğuluyla batılı aynı elbiseyi giyecek, zengin beğenmediği karavanayı iştahla yiyen fakiri kendi gözüyle görecek…
Fenerliyle Fedalı, bakan tosunuyla çoban çocuğu, rezidans bebesiyle yayla oğlanı, kafede takılanla çayırda yayılan, akademikle çırak, garibanla hanedan…
Sizin sosyal devletinizde nasıl tanışacak, nasıl birbirini anlayacak, nerede denk gelecek, ne şekilde millet olacak?
Kafasının üstünde aynı mermi uçan, aynı siperde yatan, aynı angaryada bulaşık yıkayan, yat sürün denilince birlikte yatan, aynı karavanaya yumulan, sigarayı, çakmağı, tayını, kapuskayı, şafağı, ranzayı, postalı, mühimmatı, sofrayı, sırayı paylaşan adamlar sosyal olmayı bilmeyecek de ‘dağdaki çobanla profesörün oyu eşit’ diyerek mi milli birlik kuracaksınız?

Uzatmayın, uzatmak zorunda bırakmayın kardeşim!
Sizin çirkin düzeniniz yüzünden, kendinden başkasını düşünmeyi kadınlar dokuz ayda, erkekler oniki ayda öğrenir. Başka şekilde öğrenemiyor.
Parti parti partladığınız milletin, milletlik öğrendiği bir tek yer kalmış; dönüp dönüp çomak sokmayın.
Vatandaşın bileğiyle ayakta duracak, yirmi yaşında gençlerin gövdesiyle füze savunma sistemi kuracak ülke yok.
Keyfiyetle mecburiyet arasında kalınca mecburiyeti anlayacak kafa, sizin yetiştirdiğiniz nesillerde yok.
Ferdiyetle milliyet arasında tercih yapınca milliyeti seçtirecek eğitim sisteminiz ne okullarda ne evlerde kalmamış durumda.
Bir arada yaşamanın, farklılıklara tahammül etmenin, vatandaşların birbirini tanımasının, muhiti ayrılmışların birbirini anlamasının, bir tek uygulamalı okulu var.
Zorunlu askerlik, devletin zorunlu olduğu askerliktir.
Sosyal devletin vermek zorunda olduğu sosyal bir hizmettir.
Devlete lazım olmasa da millete lazımdır.

Kadıköy’de zamparalık yapanla üç-beş nöbetine kalkanın sorumluluk hissi arasında uçurum vardır.
Milliyetçiliğin nutuğunu atmakla mermisini atmak arasında fark var.
Mevzide yatmamış adama pembe diziyle düşman tanıtılmaz.

Ulan şerefsizlik yapmayın!
Parası olanın uğramayacağı orduda, garibanın canı üstünden şehitlik edebiyatı yapılmaz.
Parayı verenin uğramadığı siperde, vatan nöbeti tutulmaz.
Fakirliğini yüzüne vurup nöbete diktiğin adam, o nöbeti severek tutmaz.

Bedelli dediğinin bedelini, hanım evlatları bankada ödemez; parça parça ettiğin millet öder!
Kimse o bedelden kurtulamaz.

29 Nisan 2018

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yav Bırak!

SAİD-İ KÜRDÎ ve Türkçülük Düşmanlığı

Zeynep'e Mektup - 1