Bakma



Felâkette keramet vardır.
Sabrın sonu selâmet.
Allah sevdiği kulunu dertle sınarmış.
Halk ekmek çok sağlıklı.
Ispanakta vitamin var.
Zenginler mutsuz.
Azıcık aşım, ağrısız başım.
Evliyalar koruyor.
Buna da şükür.
Bunda da vardır bir hayır.
Huyu güzel olsun.
Olacağına varır.
Su akar yatağını bulur.
Öbür dünyada yakasına yapışırım.
Zayıf değilim, kemiklerim iri.
İşten artmaz, dişten artar.
Eskiden yokluk vardı, şimdi ohoo....
Hurmayla iftar yapmış.
Hasırda oturmuş.
Yama yapar giyerdik.
Çok zıplamamak lazım.
Çok düşünen kafayı yermiş.
***
Uzatmayayım;
Fakir avuntusu üzerine milli edebiyat dalımız var.
Yurdumuzda insan, insan olduğu andan itibaren bu şekilde büyüyünce, büyümüş hali de böyle oluyor.
Büyük meselelere de böyle bakınca, insanlık aleminin kalanı tur bindiriyor; biz ayakkabı bağcığıyla kavga ediyoruz.
Felâketten keramet beklemeyi adet edinmiş olanlar, gördükleri açık ve acı gerçekler karşısında dehşete düşünce, beyinleri nefisleriyle mücadele etmeye başlıyor.
Büyürken adet edindikleri tefekkür biçimi, refleks olarak devreye giriyor:
Vardır bir bildiği.
Bizim bilmediğimiz çok şey var.
Bekleyelim görelim.
Mevla görelim neyler...
Bizim aklımız ermez.
Ondan iyi mi bileceğiz?
Bizim bildiğimiz kadar onun unuttuğu var.
Hey yavrum hey!
Vesaire...
Tefekkürü, tevekkülü, düzeni, nizamı, mantığı, kurgusu, imanı, ihlası paramparça olana kadar bunları geveleyip duranlar, zurnanın zırt dediği yerde, iş işten geçtikten sonra ciddileşiyor:
Yav ben biliyordum da işte... Bakma
21 Ocak 2017

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yav Bırak!

FARK

KANUN