Yayınlar

Ekim, 2019 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

TEKERRÜR

Resim
Fransız İhtilâli, insanlık tarihinin en anlamlı örneklerinden biridir. Yontma Taş Devri'nin bitmesinden alınacak çok fazla ders kalmamıştır ama Fransız İhtilali'nden alınması gereken çok fazla ders olduğu ortadadır. Robespierre mesela...
Kralın kanunlarını kullanarak idam dağıtırken, idamlı kanunları bahane edip kralı devirenlerin başını çekmiştir. Sonra da o kralı, başka kanunlarla idam etmiştir.
Hâkimken, krala karşı gelenlere ‘hain’ demiş.
Devrimciyken, kralı ‘hain’ ilan etmiş. Yetmemiş... Birlikte devrim yaptığı arkadaşlarını da ‘hain’ ilân etmiş.İdama mahkûm edip başlarını kesmiş. En sonunda kendisi de hain ilân edilerek kelleyi giyotine kaptırmıştır. Hebert mesela...
Robespierre gibilerle birlik olup kralı devirmiş. Zorbalık yıkıldı diye sevinip çok konuşunca, birlikte devrim yaptığı arkadaşları tarafından kafası kesilmiştir. Danton mesela...
Diğer arkadaşları gibi, kralı devirmek için savaşmış. Devrimden sonra kralın idam edilmesine de destek vermiş.
‘Yahu biraz abarttık…

Döndü Yenilmez

Resim
28 yaşında.
İki çocuk annesi.
Berat 5, Berkay 3 yaşında.
Eşi kendisini devamlı dövdüğü için, 2011 yılında uçurumdan atlamış, hayatta kalmış. Şiddet bitmeyince çocuklarını alıp ayrılmış. Geçimini sağlamak için evlere temizliğe gidiyor.
İşe giderken, Kütahya'da bulunan evlerinin kapısını da kilitlemek zorunda kalıyor.
Sobadan kıvılcım sıçramış, ev yanmış, Berat ve Berkay da içindeyken…
Döndü uçurumdan atlamış ölmemiş, dayak yerken kafa travması geçirmiş ölmemiş, yokluktan, yoksulluktan, açlıktan ölmemiş ama 5 ve 3 yaşlarındaki iki çocuğu o yangında ölmüş.
Yoksulluk, sahipsizlik, dayak, intihar yetmemiş olacak ki şimdi de bahtına evlat acısıyla yalnızlık yazılmış...
Yıllar önce, rahmetli Necdet Sevinç'in yazılarını okurken denk gelmiştim. Muş'ta doğum yapmak üzere olan bir kadının tipide donarak ölmesine isyan ediyordu. Yanlış hatırlamıyorsam, henüz 70'li yıllardı ama merhum Necdet Sevinç, ‘bu zamanda bu olur mu? ‘ diye soruyordu.
Geçen yıl aynı olayın tekrar yaşandığın…

Yav Bırak!

Resim
Bırak oğlum!
Yok rakıcıydı, yok laikti, yok şapkaydı falan...
Kendin bile inanmıyorsun bunlara da...
Senden bile zekâsız biri çıkar da inanır diye geveleyip duruyorsun.
Ben sana anlatayım niye düşman olduğunu: Bir kere, adamın adı ‘Atatürk’.
Türk'ün kendisinden kuyruk acın var. Tüyü dökülmüş uyuz it gibi, adı geçse kaşınıyorsun.
Türk lafını duydunmu alerjin azıyor.
Kuyruk sokumun sızlıyor.
Ee Türk'ten bu denli sızı kapınca, haliyle Ata'sını da sevmiyorsun... Sonra evladım; adamın sadece adı değil, safı da Türk...
Ne güzel geçinip gidiyordunuz. Yedi ceddin askerlikten muaftı.
Türk'ün üç kıtada at sırtında anası ağlarken, tekkelerde miskin miskin yatıp sofu ayağına arada kaynıyordunuz.
Kiminiz ümmet ayağına arada kaynarken, kiminiz de azınlık ayağına sırtınızı bir yabancı devlete vermiştiniz...
Onların kıyağıyla vergisiz, emeksiz, zahmetsiz yaşıyordunuz.
Hepinizin tekerine çomak soktu diye düşmansınız. Mesela Başöğretmen'di adam...
Elinde tebeşirle tek tek, tane ta…

İlgi

Bizim şahsî kabullerimiz anayasa maddesi olmadığı için, dolayısıyla anayasa maddeleri kadar önem arz etmez. Yani, vakıa dünyanın yuvarlak oluşuysa, biz düz kabul ederek o gerçeği değiştiremeyiz. Sosyolojik hastalıkları tespit etmek, o hastalığın tedavi edilebileceği anlamına gelmez. Fertler, fert olarak farklı duruşlar, tavırlar, refleksler gösterebilir.Fakat; yüksek tahsil kitleleri de yüksek cahil kitleleri de kitleleştikleri durumlarda, kitlelerinin borusunu çalar, sürü psikolojisine tabi olur. Bu sorunun tespiti yapılmış olsa da insan doğasının bir sonucu olduğu için, insanlığı bırakmadan tedavi edilmesi mümkün değildir. Yazıda bahsi geçen, yasalarla ‘büyük’ sıfatı almış olan kişilerin, kendilerine bu sıfatı -sözde- vermiş olan vatandaşlara düşman oldukları gerçeğidir. Bu sıfat verme meselesi, irademiz dışında gelişen bir mesele olduğu halde, vebali-günahı, taşıdığımız vatandaşlık bağından dolayı üstümüze yıkılmaktadır. Vatandaşı olduğumuz devlette, o devleti idare edenlerin icra…

SADECE SORACAĞIM-2

- Darbe girişiminden sonra Yüksek Seçim Kurulu dışında operasyon yapılmayan bir kurum var mı?
- Fetullah, belediyede kimin çöpçü olacağına kadar her işe burnunu soktu ama seçimden kimin galip çıktığını açıklayan o kurumla hiç ilgilenmedi, öyle mi?
- Bu örgüt, memlekette iktidara çökmek için tankla darbe girişimi yaptı ama oyları sayan, seçim sonucunu açıklayan kuruma bakmadı, öyle mi?
- Bazılarınızın yatak odalarına kadar dinleme cihazı soktu, ayakkabı kutularınıza kadar girdi, kamu çöpçüsü olacaklar için mühürlü soruları çaldı ama Yüksek Seçim Kurulu'na sızmaya tenezzül etmedi, öyle mi?
- Ordunun komuta kademesinden, emniyetin acemi polisine kadar göz dikti, okullu çocukların sınavına bile hile karıştırdı ama demokratik seçimlere hile karıştırmayı hiç düşünmedi, öyle mi?
- Öyle değilse, Yüksek Seçim Kurulu'na operasyon yapıldı mı? KPSS sonuçları gibi genel seçim sonuçlarına da hile var mı diye bakan oldu mu?
- Bu şartlar altında ortaya atılan başkanlık sistemi ve bu işin ref…

SADECE SORACAĞIM-1

SADECE SORACAĞIM-1 | - Askerimiz Halep'te savaşa katılıyorken, Kandil'e neden çökemiyor?
- Beşar Esad'ın otoritesini tanımayan devletimiz, Mesut Barzani'nin iktidarını hangi sebeple tanıyor?
- Türkiye'nin Suriye ve Irak politikalarını, damat Brad'ın petrol ticareti mi belirliyor?
- Askerimiz Kuzey Irak'ta Başika, Bamerni ve Kanimasi de kamp kurabildiğine göre, bunlardan daha uzak olmayan Kandil'de neden sadece hava harekâtı yapılıyor?
- Hava harekâtı yeterliyse Kuzey Irak'ta neden üç kampımız var; yeterli değilse Kandil'e neden sadece hava harekâtı yapılıyor?
- NATO, ABD, BM Güvenlik Konseyi gibi odakların izin verdiği yerlere girebiliyorsak, girdiğimiz yerler onların menfaatlerine göre belirlenmiştir. Bizim askerimiz, neden bunların ayak işini görüyor?
- NATO, ABD, BM Güvenlik Konseyi gibi odakların iznine ihtiyaç duymadan hareket ediyorsak, Kandil'de olmayan menfaatimiz, Başika'da nasıl oluyor?
- Merkezi Irak Hükümeti'nin uyarılar…

At

Menfaatçi insan, takiyyeci olmak zorundadır; çünkü menfaat kaynağı sabit kalmaz. Menfaatçinin derdi ağaç değildir. Bir dalın meyvesi tükenince diğer dala geçer. Onun için, müşteri kim olursa olsun, her zaman haklıdır. Müşteri her zaman haklı olduğu için, menfaatçi de o müşteriye göre hak vermekle görevlidir. Atatürkçü, demokrat, islamcı, laik, faşist, liboş, lümpen ve hatta Türkçü bile görünebilir. Menfaatçi, tüccar kişiliği gereği, kendisine yönelecek her türlü eleştiriyi, o anda girdiği don hangisiyse, bürünmüş bulunduğu poz her neyse, ona yönelmiş olarak gösterir. Menfaatçiye yöneltilen eleştiri, Atatürk'e, Türklüğe, halka, dine, devlete yöneltilmiştir; o bunların müdafii, ona saldıran da bunların düşmanıdır. Yaygaranın, propagandanın, gürültünün temel felsefesi budur. Siz menfaatçinin kişiliksizliğiyle mücadele ederken, karşınıza her zaman onun sömürdüğü ilke, kitle, fikir, menfaat kapısının çıkma sebebi budur. Özetle; bir dava, fikir, ülkü, prensip; menfaatçinin gözünde, …

Mesele

Düzenin partilerinin, düzenin kurtuluşu konulu ittifaklar, toplantılar, yığılışlar yapmaları, karşılıklı kırıtmaları, birbirlerine gerdan kırmaları, göz süzmeleri, gülüşmeleri normaldir. Anormal olan, birbirlerinden çok farklı gibi davrandıkları zamanlar, birbirlerine namussuz muamelesi yaptıkları durumlardır.Onlar gibi, biz de biliyoruz ki hepsi aynı kökün soyudur. Hepsi aynı düzenin eseri, aynı çanağın yalayıcısı, aynı yolun yolcusudur.Korkuları üzerinden camiye, mescide, hacca, iyi yola sevk edilen bir toplumun, hırsızlıktan, haksızlıktan, namussuzluktan, cehennem korkusuyla kaçan bir yığının, darbe korkusuyla aynı meydana yığılmasından normal bir şey yoktur. Anlatamadığımız, anlama yeteneğini yitirmiş insanlarla anlaşamadığımız husus şudur:
Bu partiler, bu toplumun sorunlarının çaresi değil sebebidir. Bir ajan tarikatının, dünyanın en köklü ordusunu işgal etmesi, virüs gibi sarması, siyaset yapanlara rağmen değil, siyaset yapanlar sayesinde mümkün olmuştur. Mağdur edebiyatı yapan…

Dördüncü Maymun

Japonya’nın Nikko şehrinde, 16. yüzyılda yaşamış Hidari Jingoro adlı bir sanatçının, birçok eserinin bulunduğu Budist tapınakları var. Bu tapınaklardan birinde, insan hayatının aşamalarını anlattığına inandıkları, fakat maymun şeklinde tasvir edilen ağaç oyma sanatıyla yapılmış heykeller bulunuyor. Bunlardan bir tanesi, bugün bütün dünyada bilinen ‘3 Maymun Figürü’.
Onların inanışlarına göre bu maymunların adları Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru’ymuş.
Bir zamanlar o dağın bir yamacında Maymun kral yaşıyormuş. Bu üç maymun, o kralın danışmanlarıymış. Dağın diğer yamacında da bir şeytan yaşıyormuş. Bu şeytan, kendisini gören ya da sesini duyanları lanetliyormuş, taş kesiliyormuşlar…
Bir gün bu maymunlar, krallarına dalkavukluk yapmak için çiçek aramaya çıkmışlar. Çalı çırpının arasında şeytanla göz göze gelmişler, sesini de duymuşlar. Koşa koşa bir ağacın altına saklanmışlar.
Şeytanı gören maymun gözünü kapatmış, taş kesilmiş. Duyan maymun da kulağını kapatmış taş kesilmiş. Üçüncü de kimse…

Damağımızda Kalan

Şanlı Azerbaycan ordusunun, 3 gün devam eden saldırışları sonunda emperyalist yamyamların araya girmesi ve bir kere daha Ermenileri himaye etmesi nedeniyle Karabağ gündemimiz kasıtlı olarak gündemden çıkartılmış gibi görünüyor.
ABD ve kadim dostu Rusya’nın, paniklemiş bir vaziyette ‘ateşkes’ çağrılarının arasında, çok sesi çıkmasa da Avrupa Birliği de bilinen Haçlı ruhuyla meseleye dâhil oldu.
Üç gün süren savaş neticesinde ortaya çıkan sonuçlar, öyle görülüyor ki en çok Ermenistan’ın çapulcu başkanını şaşırtmış durumda. Sığıntı ve uydurma bir devletin başında bulunduğunu herkesten daha iyi bildiği için, çatışmaların başlamasıyla birlikte soluğu Almanya’da alan sığıntı devlet başkanı, Angela Merkel’le yaptığı yalvarma toplantısının ardında düzenlenen basın açıklamasında, çapsızlığını ve ülkesinin sefaletini bir kere daha itiraf etti:
‘Azerbaycan, modern silahlarının olduğunu son üç günde gösterdi’ diyerek, tarihî bir gerçek olan Ermeni acizliğini bir kere daha gösterdikten sonra eklem…

Öğretmenler Günü

1 Mayıs, Amerika’daki işçilerin çalışma saatlerini protesto etmek için iş bıraktığı tarihtir. O hadisenin yüzü suyu hürmetine işçi bayramı diye yapışıp kalmıştır. Mesai saati denilen mesele, 1886’dan beri bayram ede ede aynı kalmıştır. Tam kapitalist karnavalıdır. Aptal komünistler kutlar. 14 Şubat, Katolik kilisesinin sevgililer günüdür. Valentin, ‘sevgili’ anlamına gelen kelimedir. Aziz Valentin günü derler ama aslında sakallı Zeus’la tavus kuşu Hera’nın düğün günü olarak da kutlarlardı. Zeus’u bıraktılar ama o işi bırakamadılar. Tam kapitalist karnavalıdır. En çok fakirler kutlar. Miladî yılbaşı bunların ağa babasıdır. Katolik Kilisesi’nin, bizdeki çocuk bayramı gibi koltuğa çocuk oturtma geleneğinin günümüze sıçramış tezahürüdür. Onu da Odin’in şömineye çorap bırakan çocuklara şeker göndermesinden çalmışlar ama o Odin’i de Coca Cola reklamları için üretilen sakallı şapkalı adam haline çevirmişler. Senetsiz sepetsiz, bir iki uydurma tarihî papaz da efsaneye dâhil edilince, olmuş san…

Kültür Milliyetçiliği Zırıltısı

Türk milliyetçilerinin fikir cephesinin en büyük sorunlarından biri, fikir üretmek, geliştirmek, ithamlara cevap vermek iddiasıyla ortaya fitneden başka bir şey olmayan, acayip bir fikir parçacığı atanlardır. Eften püften bir mesele bulup, o mesele üzerinden mezhep türeten ve o mezhebe de kendi adını yapıştıran imamlar gibi, Türk milliyetçiliği davası da eften-püften fikir kırıntılarıyla ayrılık türeten, sözde fikir adamı ‘papazlar’ yüzünden, başı kesilmiş tavuk gibi kendi etrafında dönüyor. Onun hatrı, bunun emeği, şunun makamı, dünyanın şekli, zamane bahaneleriyle milliyetçilik olmaz kardeşim… Milliyetçilik, her ne şart altında olursa olsun, bir milletten taraf olmakla mümkündür.
O millete başka milletleri eklemeyle, başka kabilelerin hatrını gözetmekle, ‘ne şiş yansın ne kebap’ gibi ayak oyunlarıyla milliyetçilik olmaz. Bir dinin taraftarlığını yapana, o dinin mensuplarının tamamının davasını güdene, bir dinin mensupları arasında milliyet ayrımı yapmayana milliyetçi değil, dinci

Kayabek Artık Yok

Resim
Doksanlı yılların ikinci yarısında, fikir dünyamız yeni yeni şekillenmeye başladığı için bitmeyen bir açlıkla, Türkçülüğe dair kaynak arayışına düşmüştük. Raflarının tozunu almadığımız sahaf, kapısını çalmadığımız kitap meraklısı, arşivini yoklamadığımız aksakal kalmamıştı. Bu merakımızı -daha doğrusu açlığımızı- bilen sevenlerimiz de -sağ olsunlar- kitap dışında hediye görmeden büyümüş olduk. Türkçünün şimdi ki gibi palas pandalas yetişmediği, özentilikle, taklitçilikle, gösterişle yayılmadığı bir devir olduğu için, önüne gelenin Türkçü sıfatıyla sıfatlanamadığı bir devir olduğu için, sorumluluk, kıdem, donanım, birikim gibi değerlerin hâlâ bir değer olduğu devirler olduğu için, Türkçülüğe dair eser bulmak, arşiv edinmek de -bugünlere nazaran- daha mümkündü.
Soruların ve sorunların internete havale edilmediği bir devirde, en tutarlı fikir edinme şekli elbette ki kitap ve kaynak araştırmak olacaktı. Ortalarda danışılacak, fikrine itibar edilecek, sözüne güvenilecek Türkçü dava adamı…

Dönekler

DÖNEKLER | Mustafa Suphi Trabzon’da doğmuştur. Kudüs, Şam, Paris, İstanbul, Erzurum, Sinop, Moskova, Bakü, Sibirya, Kırım ve Odessa’yı dolaştı. Tekrar Anadolu’ya geldiğinde önce Kars’ta, sonra Erzurum’da dayak yedi. Dünya turu atıp, doğduğu Trabzon’da kafası kesilerek öldürüldü.
Gittiği her yerin fikrinden etkilenip, bulduğu her siyasi ortamın adamı oldu. Fransa’da Fransız yazarlardan etkilendi. İstanbul’a geldiğinde İttihat Terakki’yle siyasete atıldı. Türkçü Ahmet Ferit Tek’in kurduğu ve Türkçü Yusuf Akçura’nın da yöneticisi olduğu, ilk Türkçü partimiz Milli Meşrutiyet Fırkası’nın da kuruluşunda bulundu. Ahmet Ferit Tek 1915’te Sinop’ta Turan adında bir kitap yayınladığı sırada, Mustafa Suphi çoktan Moskof köpeği olmuş, Doğu cephemizde esir düşen askerlerimize Bolşevik masalları okumaya başlamıştı. Pisliğini Anadolu’ya taşımaya çalışırken, geberdi gitti. Anadolu’ya birlikte geldikleri çete, toplamda 15 kişiydi. Trabzon’da 14 tanesi katledildi. Bir tanesini kayıkla geri getirdiler. Mu…